mesozt:
Alyoşa’dan şehre bakış
Bir şehirden ne beklersiniz? Şahsen şöyle kriterlerim vardır: Sosyal ve kültürel olarak tatmin etsin ama metropol yoğunluğu da olmasın. Yeşili bol, yolları bisiklet sürmeye müsait olsun. Kısacası hem kaliteli hem de sakin bir şehir isterim ama ikisini bir arada bulmak kolay değildir. Aranan kalite ancak büyük şehirlerde vardır ama onlarda da insanca yaşamak mümkün değildir. İşte Filibe (Türkçe ismi Filibe olduğu için bu ismi kullanmaya devam edeceğim.) tam böyle bir yer: Ne küçük ne büyük bir şehir, ya da hem küçük hem de büyük. Daha önce birkaç kez ziyaret ettim ama geçenlerde Lonely Planet’ın hazırladığı 2015’te görülmesi gereken on şehir listesinde Filibe’yi görünce hakkında yazı yazmaya karar verdim. Filibe, başkent Sofya’dan sonra Bulgaristan’ın ikinci büyük ve bana göre Bulgaristan’ın en güzel şehri. Kültür ve eğlence hayatıyla da başkentin en büyük rakibi. Rodop sıra dağlarının eteklerinde, Meriç Nehrinin kıyısına kurulmuş. Edirne Kapıkule sınır kapısına 160 km mesafede ve İstanbul’dan kara yoluyla 5 saatte ulaşılabiliyor. Zengin tarihi mirası, çok katmanlı yapısı, doğayla iç içi oluşu bir yana şehir hayatının insanlara sunduğu yaşam kalitesinin üst düzey oluşu Filibe’yi güzel kılıyor.

Amfi tiyatro

Blog yazılarımda şehirlerin tarihlerini uzun uzun anlatmayı sevmesem de Filibe bundan fazlasını hak ediyor. Filibe’nin dünyanın en eski şehirlerinden biri olduğu zaten bilinmekteydi ancak son araştırmaların sonucunda Avrupa kıtasında kurulmuş bilinen ilk şehir (M.Ö. 6000) olduğu ortaya çıktı. Traklar, Makedonya, Roma, Bizans, Bulgar Krallığı, Osmanlı ve Bulgaristan devleti altında sürdürdüğü ömrü boyunca önemli bir merkez olmayı sürdürdü. İmparatorluklar çağında eyalet merkeziyken olduğu gibi modern çağda da İstanbul’dan sonra Trakya bölgesinin en önemli şehri. Şehrin İstanbul’la (ve Roma’yla) ilginç bir benzerliği de var, ikisi de yedi tepe üzerine kurulmuş. Gerçi İstanbul yedi tepenin üzerine kurulmuşken, Filibe, yedi tepenin arasına kurulmuş çünkü Filibe’nin tepeleri üzerine bina inşa edilmeyecek kadar dik. Roma döneminde Trimonthium (üç tepeler) adıyla anılan şehre Romalı yazar Lucian “Filibe, bütün şehirlerin en büyüğü ve en güzeli. Onun güzelliğinin parıldaması çok uzaklardan bile fark ediliyor” yakıştırması yapmış. Roma şehrinin kalıntıları bugün de kentin tam merkezinde bulunuyor. Geçtiğimiz yıl bu kalıntıları ortaya çıkararak şehrin merkezini düzenlemek için uluslararası katılımlı bir mimari proje yarışması açıldı, önümüzdeki dönemde kazanan projenin uygulanması bekleniyor.

Roma kalıntıları

Roma’nın yıkılmasından sonra bölgeye gelen Slav akınlarıyla şehrin yapısı değişiyor, Bizans hakimiyeti altına girse de Bulgarlar çoğunlukta olmaya devam ediyor. 1364’te Osmanlı egemenliği altına girince eski ismi olan Filippopolis’e benzer şekilde Filibe ismiyle anılmaya başlanan şehir bir süre Rumeli eyaletine başkentlik ediyor. Bu süre boyunca da Bulgar kültürünün hakim olduğu Plovdiv kültürel ve ekonomik olarak hareketliliğini sürdürüyor. On dokuzuncu yüzyılda başlayan Bulgar Milli Uyanışı’nın önemli merkezlerinden biri oluyor ve 93 Harbi’yle birlikte Osmanlı’dan kopuyor.

Filibe Gezi Rehberi

Gardan şehir merkezine giden yol

Yukarıdaki kısa tarihçeden de tahmin edileceği gibi Filibe’de birçok farklı kültürün izlerini görmek mümkün. Trak ve Makedonya döneminin izleri silik olsa da Roma ve Osmanlı İmparatorluklarının izleri çok etkileyici bir biçimde duruyor. Şehrin mimarisinden farklı katmanlar rahatça okunabiliyor: Amfi tiyatrosuyla Roma, camileri ve ahşap sivil mimarisiyle Osmanlı, brütalist anıtlarıyla sosyalist cumhuriyet. Özellikle şehrin merkezinde bu katmanlar üst üste çakışıyor. Zaten bu merkezdeki Roma kalıntıları ve sivil mimarinin bulunduğu Eski Filibe UNESCO’nun dünya mirası listesinde yer alıyor. Basit bir Google aramasıyla bulunabileceği için görülecek yer listesi yapmayı sevmesem de gezi yazısı adetindendir, yine de bir liste yapalım. Roma amfitiyatrosu, Eski Filibe evleri, meçhul Rus askeri Alyoşa anıtı, Knez Aleksandar caddesi görmeden dönülmeyecek yerler.

Komünist Parti binası

Knez Aleksandar Caddesi

Filibe’ye gitmeyi düşünenler için işleri biraz daha kolaylaştırıp şehri bir rota üzerinden anlatabiliriz. Girişte biraz bahsettim, Filibe yaşaması keyifli olduğu kadar ulaşımın da kolay olduğu bir kent. Şehre trenle geldiğimizi varsayarak tren garından yürüyerek başlayalım. Gardan çıkıp şair İvan Vazov’un isminin verildiği caddeden on dakikada Tsentralen (Merkez) Meydanı’na varıyoruz. Burada bizi ilk olarak modernist bir yapı olan eski Komünist Parti binası karşılıyor. Bu bina meydana hükmediyor. Meydandaki diğer bir bina yine komünizm zamanlarından kalma posta binası. Posta binasının cephesindeki saat, Filibelilerin buluşma mekanı. Babam Filibe’de öğrenciyken arkadaşlarıyla orada buluşurmuş, bugün de aynı işlevini sürdürüyor. Posta binasının karşısında ise huzurlu ve büyükçe bir park var. Aslında meydan; ideolojik binası (AKM gibi), parkı ve şehrin ana yaya caddesine bağlanmasıyla Taksim Meydanına çok benziyor ama parkı AVM’ye çevirmek burada akıllara gelmiyor. Meydanın altında ise (evet altında) Roma şehri Trimonthium’un kalıntıları var. Kalıntılar çok geniş bir alana yayılıyor ve yer yer döşemede açılan geniş deliklerden görülebiliyor. İlginç bir şekilde yolun karşısına geçen alt geçitlerden biri aslında bir Roma villasının avlusu örneğin.

Eski Filibe ve amfi tiyatro

Sırtımızı Komünist Parti binasına verip yürüdüğümüzde ana yaya caddesi olan Knez Aleksandar’a geliyoruz. Bu sırada sol omzumuzdan yukarıya baktığımızda yedi tepeden birinde bize bakan Alyoşa anıtını, sağ omzumuzdan ise bir başka tepede yer alan amfi tiyatroyu ve Eski Filibe’yi görüyoruz. Cadde boyunca on dokuzuncu yüzyıl binalarında yer alan mağazalara bakarak ve kafelerde soluklanarak yürüyoruz. Caddenin sonunda Roma stadyumunun tribünleri bizi karşılıyor. Buradaki meydancıkta büyük Cumaya Camisi’ni de görüyoruz. Caminin arkasına geçtiğimizde ise hipster kafeleri ve sanat galerileriyle bohem Kapana semtine gelmiş bulunuyoruz.  Kapana’da bir süre oyalandıktan sonra Arnavut kaldırımlı dar sokaklardan Eski Filibe’ye tırmanıyoruz. Eski Filibe benim bildiğim Osmanlı sivil mimari yapılarının en iyi korunmuş olduğu yer. Safranbolu’ya benzetmek mümkün. Türkiye’de Türk evi, Bulgaristan’da Bulgar evi olarak bilinen ama aslında etnisiteden bağımsız olarak Osmanlı’nın tüm halklarına ait olan ahşap yapı kültürünün birbirinden güzel örnekleri var burada. Tabi bu yapı kültürü yöreden yöreye de farklılık gösteriyor. Bu yüzden İstanbul’un ahşap konaklarıyla Filibe’nin ahşap konakları birbirinden epey farklı. Özellikle kıvrımlı cumbaları ve yapıların ölçeğinin büyüklüğü Filibe’ye özgü. Buradaki birkaç yapı müzeye dönüştürüldüğünden içlerine girmek de mümkün. Eski Filibe’nin bulunduğu tepenin zirvesine çıktığımızda Filibe’nin ‘en görülmesi gereken yeri’ olan amfi tiyatroya varıyoruz. Amfi tiyatronun sahnesinin arkasından şehri izleyerek bir süre dinleniyoruz. Sonra da ister yürüyerek, ya da yorulduysak taksiye 4-5 lira vererek Alyoşa anıtının bulunduğu tepeye geçiyoruz. Anıtın adı aslında Meçhul Rus Askeri ama bizdeki Mehmetçik gibi sembolik olarak Alyoşa deniyor. 93 Harbi’nde Bulgarları Osmanlı’dan kurtaran Rus ordusuna adanmış bir anıt. Ancak bu anıtı anlatmamın sebebi anıtın kendisi değil, bulunduğu tepenin manzarası. Bu dik tepe aslında bir park. Sevimli patikalardan hafifçe zorlu bir tırmanış sonucunda zirveye çıkıyoruz ve şehrin en yüksek noktalarından birine ulaşıyoruz. Güneşi batırmak için ideal bir yer. Burada tüm şehir ayaklarımızın altında kalıyor. Bir yanda Meriç, uzakta sosyalist dönemin blok apartmanları, karşıda Eski Filibe ve yedi tepenin arasına yayılmış yeşillikler içinde Filibe.

Cumaya Camisi

Yedi tepenin birinden bakış

Mimarlara bonus: Bulgar-Rus Kardeşliği Anıtı çok etkileyici bir brütalist yapı.

Bulgar-Rus Kardeşliği Anıtı

Filibe’de Nerede Yenir, Nasıl Eğlenilir?

Belki her ülkede böyledir ama Bulgaristan’da yeme içme ve eğlence kültürü ikiye bölünmüş gibi. Bir her yerde hemen hemen aynı olan küresel zevk ve bir de yerel kültür. Filibe’de de aşina olduğumuz müziklerin çaldığı iyi barlar ve bildiğimiz yemeklerin piştiği iyi restoranlar var. Mesela Hemingway böyle bir restoran. Ancak burada otantik olanın üzerinde durmak daha doğru olacak herhalde. Bulgaristan’ın yerel restoranları genellikle aşırı doz yerel oluyor. Şöyle ki; Eski bir konak gibi dekore edilmiş bir mekanda yöresel kıyafetler giymiş garsonlar çalışıyor. Vakti gelince tulum ve akordeon eşliğinde yöresel danslar sergileniyor. Gösterinin bir parçası olarak kuzu çevirme şişinden ayrılıp parçalanıyor. Filibe’de Dayana bu tür bir restoran örneğin. Böyle bir gösteriye denk geldiyseniz kuzu çevirme yiyorsunuz zaten. Onun dışında da herhangi bir kırmızı eti yiyebilirsiniz. Kebapçe restoranlarda en çok tüketilen yemektir.

Geleneksel restoran (temsili)

Gece hayatı konusunda da aynı ayrımı yapmak mümkün. Bulgaristan’ın hakim eğlence kültürü biraz tuhaf(daha uygun bir kelime bulamadım.). Folk, Çingene, pop ve yer yer hip-hop müziğin bir sentezi olan Çalga denen bir müzik türü dinleniyor. Arkadaşlarımdan gözlemlediğim kadarıyla Türkiyelilerin pek sevemediği bir müzik türü diyebiliriz (Denemek isteyenler için bkz. Azis, Andrea, Preslava, Galena, Fiki). Ancak geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliği’nin çok özgün bulduğu için geliştirilmek üzere Çalga müzik çalışmalarına fon ayırdığını hatırlatmak isterim.